1 Mayıs 2017 Pazartesi

Kardeşin duymaz el oğlu/öğrencin duyar:

SINAV SALONU

“Yarım saat” Masanın arkasından sıyrılıp geniş merdivenlere doğru yol aldı. Neden çıktı merdivenleri hızlıca bilmem. Genelde de anlayamam onu zaten. Belki o an ortamda yüzen düşüncelerin yoğunluğunu hissetmek istedi. Bir kağıdı aldı, aşağı indi ve yerine geçti. Önündeki kağıtlarla uğraştı.

Zamanım kısıtlıydı, pek de beceremediğim bir şeyi istediler benden. Beklediğim sona da yaklaşıyordum. Umutsuzluk değildi o an hissettiklerim. “Son yirmi, yirmi.” Öncesinde biraz başımı kaldırıp etrafı seyrettim. Düşündüm, her zamanki gibi. İnsan düşünürmüş. Düşününce adam olurmuş. Herkese göz gezdirdim., Bir şeyler zırvaladım önümdeki kağıda. Tekrar tekrar kaldırdım kafamı. Sahnede sessizce rol alan oyuncuya baktım. O da baktı. Oyunun bir parçası mı doğaçlama mı bilmem. Benim halime üzüldü herhalde ya da boş bakışlarım kafasını yana yatırıp “Sağlık olsun.” dercesine gülümsemesine konu oldu. Bilmem kaçıncı uyarıyı bekledim. Herkes düşünürken ben bekledim. Elim beklemedi ama, gördüklerini yazdı. Ben düşünemedim. Düşünen adam olurmuş. Peh! Ne yanlış bir cümle. Düşünüp de adam yerine konulmayanlara ne demeli. Bir gaye için çalışıp elde edemeyenlere ne demeli. Bir umutla yola atılıp hevesleri kursağında bırakılanlara ne demeli. “Bitirdiysen çıkabilirsin.” bana değildi bu söz, olamazdı da zaten. İsteyip de bitiremediğim onca şey var ama ben bir şeyi bitirmedim. Kırmızı telefon, kırmızı kalem, kırmızı kağıt… Eski umuduna, umutsuzca bir bakış ve baş sallayış. Yine gerçekleşmedi galiba hayalperest düşünceleri. Tıpkı benim yaşadığım gibi. Yürümeyecek herhalde bu iş böyle, bizim başaramadığımız gibi o da başaramayacak. Ama bizim yapamadığımızı yapacak.
-Hocam kaç dakika?
-Sekiz.

Peki hocam kaç dakika ulaşamadıklarımıza ulaşmak. Kaç dakika başarısızlığımıza yenik düşmemek, kaç dakika sonunu getiremediğimiz cümleye bir düzen vermek. En iyisi yeni yollar keşfetmek. Şansını bir yerde deneyip olmadığını görünce başka yerlere yelken açmak.

Ben kimseyle pek iyi iletişemem. Düşüncelerimi söylemez ağzımdan dökülenler. Hislerime bir kılıf uydurmamam. Ama galiba doğruyu yazınca çirkinleşir el yazım. Kişiliğim kötü falan değil. Gerçek ben, buyum. Heyecanlı. Şimdi olduğu gibi. Çünkü “iki dakika” varmış sınavın bitmesine. Çünkü ben boş düşüncelerimi almışım yine kaleme.

             Ayrılık vakti kağıdımdan. Baş sallayış, uzaklaşma...
BÜTÜN YOLLAR DENİZE ÇIKAR, TRABLUSTAKİLER DAHİL

Osmanlıdan kalma bir kale. Muhteşem Süleyman döneminden, ta 16. yüzyıldan.  Camii yıkılmış mihrap da yerinde değil. Türkiye’de olsa kale içi diye adlandıracağımız bir mahalle. Daracık sokaklar. Rutubetli, humus kokulu, çöp dolu sokaklar. Çiçek yok, ağaç yok; portakal çiçeği kokuları ulaşmıyor bu sokaklara. Duvarlar rutubetten çürümeye yüz tutmuş; küflü bir yeşil, Akdeniz güneşine kafa tutuyor. Fare ölüleri üstünden atlayarak yürüyorsunuz. Çocukların saçları kirli, yüzleri kirli, elleri kirli; dişleri bembeyaz. Anneleri içeriden bağırıyor “Taal ya habibi!”; duymuyor çocuklar. On beş günde bir havan toplu hayat durduran cinsinden iç savaşı da duymuyor onlar. İki adımda bir karşınıza çıkan bakkallardan aldıkları  Türkiye’den ithal edilmiş en ucuz gofretleri-çikolataları yiyorlar. Duvardan duvara gerilmiş iplerde iyi yıkanmamış çamaşırlar, o çamaşırlar ki yumuşatıcı kokmuyorlar. Sert güneş, sert hayat, sert savaş, sert çamaşırlar… Osmanlının gölgesi kaybolmuş bu sokaklarda sadece kapı üstlerindeki yarı silinmiş ay yıldızlar çarpıyor göze eğer dikkatli bakılırsa. Fırınlardan yükselen yoğun vanilya kokusu, ekmek kokusu, tavuk kokusu, nohut kokusu, çöp kokusu pazara giden yolu gösteriyor. Pazar sebze-meyve dolu, üzerine sinekler üşüşmüş balıkla dolu, canlı tavuk dolu, sakatat dolu, muz-portakal-elma dolu. Fakir insanlar alışveriş yapıyor bu pazardan. Ardından kıyafet satan dükkanlar. Bedesten demeye dil varmıyor. Sonra kuyumcular ve Tel Meydanı. Eski bir sinema, duvarında sararmış Türkçe film afişi bile var. “3 film birden” gösteren sinemalara benziyor. Cep telefonu satan dükkanlar, humusçular, kahveciler,  iş bekleyen ameleler, Abdülhamit zamanından bir saat kulesi altında belediye parkı, hemen ileride belediye binası, bankalar, döviz büroları, “mamul” satan pastaneler… Hem modern hem değil, hem eski hem değil, hem Doğulu hem değil bu meydan. Cadde-yi Kebir’i geçer geçmez kokular, renkler, giysiler değişir mi, değişiyor. Arapça yerini yavaş yavaş Fransızcaya bırakıyor. Sınır, sadece bir cadde. Bu tarafta mağazalar var, şaşalı kitapçılar, lüks apartmanlar, havalı kadınlar, janjanlı pastaneler, kızlı-erkekli kahkaha seslerinin yükseldiği kafeler var. Değişmeyen tek şey, hayata iki tarafta da eşlik eden Feyruz şarkıları. İç savaşta Hristiyanlarla Müslümanlar birbirini öldürmesin diye korkusuzca şarkı söylemeye devam eden Feyruz’la başlıyor gün, onunla devam ediyor: 
سالوني الناس
سألوني الناس عنك يا حبيبي
كتبوا المكاتيب و أخدها الهوا
بيعز عليي غني يا حبيبي
و لأول مرة ما منكون سوا
Sevgilim, insanlar seni soruyor
Mektuplar yazdım, rüzgar taşıdı onları
Şarkı söylemek kolay değil sevgilim
Çünkü ilk defa birlikte değiliz
Caddenin bu tarafında çöp yok, fare ölüleri yok; portakal ağacı çok. Baygın portakal çiçeği kokuları parfüm kokularına karışıyor. Hristiyan Araplar caddenin bu tarafında yaşıyor. Kiliseler, çan sesleri, Maruniler… Ünlü pastane Hallab’da devasa güneş gözlükleriyle Lübnanlı kadınlar bol “merci”li cümleler kuruyor. Apartmanlar daha yüksek, topuklar daha yüksek, burunlar daha yüksek. Kaleden inen yol Akdeniz’e ulaşacak az sonra. Çünkü bütün yollar denize çıkar, Trablus dahil.























https://www.youtube.com/watch?v=XSH0liXO7BI





25 Nisan 2016 Pazartesi

Taha her zamanki gibi çok sevdiği öğretmeni Güner  Özen’i düşünür  ve onun hakkında şiir yazar. Bu esnada Güner Hoca evinde sınav kağıdı okumaktadır. Tüm kağıtları bitirmiş sıra Taha’nın kağıdına gelmiştir. Taha’nın kağıdını okumayı bitirdiği an bir ejderha elini camdan uzatır ve Güner Hoca’yı yakalayıp götürür:
Güner Hoca: Aman Tanrım bu bir ejderha!
M.Y.: Aman Tanrım değil, Aman Allahım!..
Güner Hoca sinirlenir ve  “Senin ne işin var bu oyunda?” der.
Taha, Güner Hoca’nın bir ejderha tarafından kaçırıldığı haberini alır almaz kılıcını ve zırhını alır ejderhayı takibe başlar.
Ejderha, Güner Hoca’yı bir uçurumun kenarında bırakmıştır. Taha tam oraya geldiği sırada Güner Hoca yani Taha’nın en sevdiği, kıymetli öğretmeni düşmek üzeredir. Üstelik sınav kağıdı da elindedir.
Güner Hoca düşmek üzereyken Taha elinden tutar.
Taha: Hocam, kaç aldım sınavdan?
Güner Hoca: 49.

Bunu duyan Taha şok olur, ellerini yüzüne koyar ve Güner Hoca uçurumdan düşer.

Ceyda TOPAL'dan bir tiyatro metni denemesi. 

26 Mart 2016 Cumartesi

KÖSTEBEBEK’LE PERİ PADİŞAHI

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Karabekir derler bir yer varmış. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yermiş burası amma velakin Kaf Dağına yakınmış. Karabekir’de bir sihirli orman varmış. Türlü türlü, acayip mi acayip hayvanlar yaşarmış bu ormanda. Sadece hayvanlar mı? Renk renk, güzel mi güzel, tuhaf mı tuhaf bitkiler de varmış bu ormanda. Sarmaşıklar metrelerce uzar, ağaçların yaprakları altında bekleyen insanlara şemsiye vazifesi görürmüş. Bazı çiçekler küçük kuşları yiyerek beslenirmiş. Sinekleri yiyen çiçekler de az değilmiş doğrusu. Mantarlar o kadar büyükmüş o kadar büyükmüş ki sincaplar bu mantarların içinde yaşarmış.
Periler padişahı da Karabekir’de yaşarmış. Bu yüce padişah hayvanların dilini de bilir, onlara hükmedermiş. Hükmeder deyince yanlış anlamayın, hayvanlar çok severmiş bu Peri Padişahı’nı, ne derse yaparlarmış.
Peri Padişahı bir gün köstebeklerle bir toplantı yapmış. Sürekli yerin altında yaşayıp toprağı kazan bu hayvanların gün yüzü görmesini istiyormuş Peri Padişahı. Köstebeklerin lideri büyük dişli, kurumlu mu kurumlu bir dişi köstebekmiş. Adı da Köstebebekmiş. Peri Padişahı’nı sabırsızlıkla dinlemiş köstebeklerin lideri ve demiş ki: “Siz bizden olmayacak bir şey istiyorsunuz padişahım. Biz hayatımızı yüzyıllardır bu şekilde devam ettiriyoruz. Toprağı kazmazsak rahat edemeyiz, ölürüz.” demiş, diğer köstebekler de desteklemişler liderlerini. Peri padişahı, Köstebebek’in bu kafa tutan tavrını sevmiş. Demiş ki: “Ben peri padişahıysam bu iş dediğim gibi olacak, kimse sözümün üstüne söz söylemesin.” Lider köstebek Köstebebek ve tüm köstebek ahalisi kendi aralarında fısır fısır konuşarak uzaklaşmışlar ama Peri Padişahı hayvanların dilini bildiği için bütün söylenenleri anlamış. Köstebekler Peri Padişahı’na karşı gelme ve emirlerine uymama kararı almışlar. Peri Padişahı gevrek gevrek gülmüş ama bir yandan da aklı köstebeklerin lideri Köstebebek’te kalmış. Uzun iki dişi, gösterişli kuyruğu ve parlak tüyleriyle Peri Padişahı’nın aklını başından almış bu güzel.
Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş ne köstebek ahalisi ne de Köstebebek yeryüzüne çıkmış. Peri Padişahı yemeden içmeden kesilmiş. Saray doktorları gelmiş, ilaçlarla iyileştirmeye çalışmışlar ama Peri Padişahı, Köstebebek diyor başka bir şey demiyormuş. Karabekir’de yaşayan ve ak sakallı bir bilge olan Süheyl Dede’ye sormayı akıl etmiş bazıları padişahlarının durumunu. Süheyl Dede demiş ki: “Bu derdin şifası derde sebep olandadır. Peri Padişahımız derman istiyorsa Köstebebek’in yaşadığı yere gitmelidir.”
Bu haber hemen iletilmiş Peri Padişahına. Önce aklı yatmamış ama Köstebebek’e ulaşmak için de can atıyormuş. Ancak yer altında yaşamanın şartlarından biri de iki uzun dişe, uzun bir kuyruğa ve keskin gözlere sahip olmakmış. Peri Padişah’ı hemen yardımcılarını çağırmış. Gereken değişiklikleri yaptırdıktan sonra yerin altına, sevgilisinin yanına, Köstebebek’ine ulaşmaya hazırmış Peri Padişahı. İyi haber çabuk yayılır derler. Peri Padişah’ının Köstebebek’e olan dillere destan aşkı yer altında da duyulmuş. Günler öncesinden hazırlıklara başlayan köstebek ahalisi, şarkılarla türkülerle karşılamış Peri Padişah’ını. Köstebebek’se bu kadar sevildiği için gururluymuş, üstelik –aramızda kalsın- o da karşılaştıkları ilk günden beri unutamamış Peri Padişah’ını.

Karabekir’de yerin altında ve yerin üstünde kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Gökten üç elma düşmüş, nereye mi? Biri bu masalı yazanın, biri dinleyenlerin, biri de sevdiği kadın için her şeyi yapan erkeklerin başına… Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Valide-i Atik

Valide-i Atik’le tanışmam lisedeki sanat tarihi öğretmenim Sühan Tarıkahya sayesinde olmuştu. O yaşlarda her öğretmen gibi o da “farklı”ydı benim için. Hele adı ve soyadı, ne gizemliydi ya Rabbi! “Sühan” ne demekti bilmiyordum, henüz Hüsn ü Aşk’la tanışmamıştım ne de olsa. Edebiyat öğretmenim yüzünden de bir tanışma ihtimali mümkün olmayacaktı. Bahsettiğim zamanlar her dersten ödev alındığı, bu ödevlerin dolmakalemle çizgisiz dosya kağıdına el yazısıyla yazıldığı, hep zamanından önce tamamlanan, yapmayı unutmadığımız, “Çocuğunuz projesini/performansını yapmamış getirsin lütfen!” diye hocaların ebeveynimizi aramadığı zamanlar… Her neyse Valide-i Atik’e annemle gittik. İki namaz arasında gittiğimiz için de imam ya da müezzinin karısı “Ne ödevi? Açamam!. Giremezsiniz!.” diyerek bizi camiye sokmadı. Ödev yapıyorum ya ödeve konu olan yeri tanımam lazım, belki fotoğraf çekeceğim vs. Araştıracağım, yerinde göreceğim, hissedeceğim, dokunacağım. Ama yok, olmaz, yasak. Buralardan bu şekilde geçmiş insanlar olarak hasbelkader öğretmen olduk, ne tuhaf! Diyanetin o zamanlarda “kadınlar ve çocuklar camiye” kampanyası yoktu. Cuma ve bayram namazlarına ısrarla davet edilmiyorduk. Bazı kampanyalar için geç kalındı ya da biz erken doğduk, kim bilir. O zamanlar Ümraniye’de kütüphane de yoktu üstelik; finans merkezi değildi, sosyal tesisi yoktu. Gezici kütüphane gelirdi haftada bir. Mavi otobüs. Dolayısıyla kaynak için gidilecek tek ve en yakın yer Şemsipaşa Kütüphanesiydi. Hangi dersin ödevi için gitseniz size tek ciltlik bir ansiklopediyi verirdi memurlar. Hiçbir şey diyemez, farklısını isteyemezdiniz. O adamlar/kadınlardan korkulurdu; gülmezdi bu tür, tebessüm etmezdi, hep sinirliydiler, tek kaşları yukarıdaydı. Bunların karşısında bir hiçtiniz. Dolayısıyla sedyeye yatırılırken “Ayakkabılarımı çıkarayım mı?” diyen Somalı madenciyi ben anlarım, hem de çok derinden. Ben bu duyguyu çok iyi bilirim.

İnsan yola biraz da gördüğü kötüler, kötü kalpliler gibi olmamak için çıkıyor. Ne kadar başarıyor Allah bilir. 

11 Ağustos 2015 Salı

"Bir dost, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir." Wittgenstein