19 Ağustos 2015 Çarşamba

Valide-i Atik

Valide-i Atik’le tanışmam lisedeki sanat tarihi öğretmenim Sühan Tarıkahya sayesinde olmuştu. O yaşlarda her öğretmen gibi o da “farklı”ydı benim için. Hele adı ve soyadı, ne gizemliydi ya Rabbi! “Sühan” ne demekti bilmiyordum, henüz Hüsn ü Aşk’la tanışmamıştım ne de olsa. Edebiyat öğretmenim yüzünden de bir tanışma ihtimali mümkün olmayacaktı. Bahsettiğim zamanlar her dersten ödev alındığı, bu ödevlerin dolmakalemle çizgisiz dosya kağıdına el yazısıyla yazıldığı, hep zamanından önce tamamlanan, yapmayı unutmadığımız, “Çocuğunuz projesini/performansını yapmamış getirsin lütfen!” diye hocaların ebeveynimizi aramadığı zamanlar… Her neyse Valide-i Atik’e annemle gittik. İki namaz arasında gittiğimiz için de imam ya da müezzinin karısı “Ne ödevi? Açamam!. Giremezsiniz!.” diyerek bizi camiye sokmadı. Ödev yapıyorum ya ödeve konu olan yeri tanımam lazım, belki fotoğraf çekeceğim vs. Araştıracağım, yerinde göreceğim, hissedeceğim, dokunacağım. Ama yok, olmaz, yasak. Buralardan bu şekilde geçmiş insanlar olarak hasbelkader öğretmen olduk, ne tuhaf! Diyanetin o zamanlarda “kadınlar ve çocuklar camiye” kampanyası yoktu. Cuma ve bayram namazlarına ısrarla davet edilmiyorduk. Bazı kampanyalar için geç kalındı ya da biz erken doğduk, kim bilir. O zamanlar Ümraniye’de kütüphane de yoktu üstelik; finans merkezi değildi, sosyal tesisi yoktu. Gezici kütüphane gelirdi haftada bir. Mavi otobüs. Dolayısıyla kaynak için gidilecek tek ve en yakın yer Şemsipaşa Kütüphanesiydi. Hangi dersin ödevi için gitseniz size tek ciltlik bir ansiklopediyi verirdi memurlar. Hiçbir şey diyemez, farklısını isteyemezdiniz. O adamlar/kadınlardan korkulurdu; gülmezdi bu tür, tebessüm etmezdi, hep sinirliydiler, tek kaşları yukarıdaydı. Bunların karşısında bir hiçtiniz. Dolayısıyla sedyeye yatırılırken “Ayakkabılarımı çıkarayım mı?” diyen Somalı madenciyi ben anlarım, hem de çok derinden. Ben bu duyguyu çok iyi bilirim.

İnsan yola biraz da gördüğü kötüler, kötü kalpliler gibi olmamak için çıkıyor. Ne kadar başarıyor Allah bilir. 

11 Ağustos 2015 Salı

"Bir dost, anlamsızlık alanında birlikte kilometrelerce yol alabileceğiniz biridir." Wittgenstein
"Bir başkasının derinlikleriyle sakın oynama!” Wittgenstein

9 Ağustos 2015 Pazar

İnsanoğlunun cennette bir öyküsü yoktu, öykü cennetten kovulduktan sonra başladı.
                                                          
BİR DİYALOG

Yazamıyorum, dedi kadın.
Yazdım, yazmasam çünkü deli olacaktım, dedi adam.
Deneme yazamam, çünkü ortada anlatacak bir ‘ben’ yok dedi kadın. Sen öldürdün onu!..
Yapma, başlama yine. Sığınma buna. Sen ‘yazmanın şehveti’yle yaşıyorken bunu söylemen çok saçma, dedi adam.
Önemli bir şeyi önemsiz, önemsiz bir şeyi de önemli hale getirebiliyorsun, bravo! dedi kadın.
“İnsan neden yazar?” diye sordu adam. “Bencillikten dolayı.” diye de cevapladı. Evet, ben bencillikten dolayı yazıyorum doğru, sense yaşamıyorsun bile.
Yaratma cesaretim yok öyle mi? Kuramam, tasarlayamam öyle mi? Zarflarla sıfatlarla problemim mi var benim? Kızdı kadın.
Sen söylenenden hareketle söylenmeyeni keşfedemiyorsun, dedi adam. Sınır koyuyor, ayrıştırıyorsun.
Sınırı koyarken derdim sınırın dışına da çıkmak, bunu görmüyorsun, dedi kadın. Nehrin akışına bakmıyorsun. ‘Orijinal’ ne demek bir fikrin yok değil mi? diye de sordu.
Sen büyük anlatılarla karşılaşmadın daha, dedi adam.
Sen de orta halli bir anlatı sayılırsın, seninle karşılaştım ya! dedi kadın.
Ben sözün sahibiyim, dedi adam. Tanrı’dan bir şeyler var bende. Yazarken kendimi sağaltıyorum da.
Metni kutsa ama kendini asla, dedi kadın.
Bir kelime anlamını diğerlerinden alır, dedi adam.
Anlamın durduğu yerde durursan ancak edebiyat yaparsın, dedi kadın.
Bir şeyi yapmak için bir şeyi yıkmak mı gerekir? diye sordu adam.
Son nedir? diye sordu kadın.
Başı ve ortası olan şeydir, dedi adam. Senin niyetin ne? diye de ekledi.
Eylemlerime bak, niyetimi eleverir, dedi kadın. Niyetimi hayatıma kodladım, diye de ekledi.
Ha ha ha! Bovarist bir karakter olma yolundasın, dedi adam.
Niçin yazıyorsun? sordu kadın.
‘Bu niçin yaşıyorsun?’ demek gibi, dedi adam.
Başka bir halta yaramadığın için yazıyor olmayasın dedi kadın.
Güldü Tanrı. Olan olması gereken olmayınca hikaye başlardı. “Herkes yazabilir.” dedi Tanrı. “Ben de yazdım, yazıyorum. Ben bir hikaye yazarıyım.” diye de ekledi. “Yazacak mısınız?” diye sordu.
Kesin olmayan her cevap bir ümitti. Ve doğrusu insan çok nankördü.

Kuşadası Haziran/2015









25 Haziran 2015 Perşembe

Bir zamanlar faziletli nesiller yetiştirmeyi vaad eden bir koleje başvurmuştum. Mülakatta "Mevlevi misiniz?" diye sormuşlardı. Hem şaşırmış hem de "Demek bir Mevlevi duruşum var." diye sevinmiş ve "Hayır, ama sempati duymuyor da değilim." demiştim. Elendim. Yıllar yıllar geçti, dün bir seminer için adını değiştirmiş ama "faziletli nesiller yetiştirme" iddiasını değiştirmemiş bu okula gittim. "Coffee Break" için bir masa hazırlanmıştı su ve meyve suyundan oluşan. Baktım okul vizyon-misyon olarak Mevlevi olmuş. Allah mübarek etsin.

Kırıldık, daha da kırılırız.

17 Mayıs 2015 Pazar


"Okulun pencerelerinden tarihi yarımadaya bakmasam, akşam eve Kuzguncuk'tan dönmesem, dallarına kedilerin tünediği bir sokaktan geçmesem, yolumun üstünde bir muvakkithane olmasa, boş derslerde fethipaşa korusuna kaçamasam, üç liraya Türk kahvesi içemesem bu hayat çekilmez." Atılamayan Öğretmen

Bu kadarcık bir iz bile bırakamayacağım.

12 Mayıs 2015 Salı

GEÇ KALMIŞ BİR LÜBNAN-AF HİKAYESİ

Lübnan’a giderken bir Ece Temelkuran  olmayı beklemiyordum. Ben yazamam, yazsam da roman olmaz. Ben yaşarım, o da yaşadığımla kalır. Benim bana iyi yazıyorsun diyen bir edebiyat öğretmenim hiç olmadı. Yunus’a kafir diyen bir edebiyat öğretmeniydi benimki. Onu bağışladık ailesini bir trafik kazasında kaybettiği için.
Lübnan’da beni havaalanında elçilik görevlilerinin karşılayacağını söylediler. İki adam ellerinde Güner ÖZEN yazan bir kağıtla bekliyorlardı. Ben onlara bakıp gülümsüyordum onlarsa başka bir Güner arıyor olacaklardı ki bir türlü göz göze gelemiyorduk. Kağıdın yanına gidip “Benim Güner.” dedim. “A biz erkek bekliyorduk.” dediler. Onları da affettim çünkü çok iyi insanlardı, çok iyi niyetliydiler, Türkçeyi gayet iyi konuşuyorlardı. Üstelik anam-babam kafiye kaygısıyla bana unisex bir isim koydularsa bunun kabahatini başkalarında aramak doğru olmazdı. Yazışmalarda hiç fotoğraf kullanmadılar mı acaba gibi abesle iştigal eden bir şüphe düştü aklıma hemen kurtuldum o pis şüpheden.  Zamanında “İHL öğrencisi beni Rumeysa/Sümeyye yapmaya çalışıyor.” dediğimde başörtü davası dolayısıyla müdürlüğü elinden alınmış bu arada aslında öğretmen olduğunu unutmuş bir mütedeyyin meslek dersleri büyüğümüz “Davaya zarar veriyorsunuz!..” demişti de ne kadar üzülmüştüm. Onu da affetmiştim çünkü yazık koltuğundan olmuştu hem de davaya zarar veren şu kadınlar(pardon bayanlar) için.
Beyrut’u beklerken Trablus’a götürüldüm. Çünkü Beyrut torpilli bir öğretmen-memur-insan tarafından uzunca bir süreliğine kapatılmıştı. Trablus hem bir kadın için daha uygundu. Trablustakiler hem, Türkleri çok seviyorlardı.  Trablus’u kapatan öğretmen-memur-insan bana “Eski kocanızdan mı, nişanlınızdan mı kaçıp geldiniz?” diye sordu. Dul muydum mesela? Bekarsam -bahsedilen daha çok bakirelikti- ne işim vardı tek başıma burada. Anlatamadım derdimi, anlatsam da anlamayacaklardı, dolar-odaklıydılar. Onları zanlarıyla baş başa bıraktım. Onlar da bir ay sonra ellerini eteklerini çektiler benden. Onları da affettim ama çünkü huysuz ve geçimsiz olan bendim
İyi Türkçe konuşanlar, Türkseverler, Abdülhamit’in RTE vücudunda yeniden dirildiğine inananlar, yeniden mutasarrıflık ilan olunup sancak beyi olmayı düşleyenler bana bir ev tuttular; herkes kazandı ben kaybettim. Ben kaybettim, ama onları da bağışladım çünkü elimden tutup bana destek olmuştular.
İki ayı, bir evde kimse halimi hatrımı sormadan bol havan toplu, bol tatilli iki ayı Cinan denen o üniversite müsveddesine gidebildiğimde mutlu hissederek geçirdim. Taksiye binmemeliydim çünkü arkaya saklanmış iki kişi birdenbire çıkıp beni kaçırabilirdi, bana tecavüz edebilirdi vs vs . Tek başıma sokağa çıkmamalı, tanımadığım insanlarla konuşmamalıydım. Şiiler Sünnileri kaçırıyorlardı, hele ben tek başıma bir kadın maazallah neler neler olabilirdi. Onları da affettim, dünyaları küçüktü ne yapabilirlerdi.
Havan topları iki günde bir şehri dövdükçe, tatillerden çalışmaya fırsat bulamayınca, tanımadığım insanların tanıdıklarımdan daha güvenilir-sağlam olduğunu görünce sokağa çıktım, ama taksiye hiç binmedim. Beyrut’a gittim hem de defalarca. Oraya gitmek meselesi bir güvenlik sorunu değildi bir katlanabilirlik sorunuydu. Estetik ameliyatlı, botokslu, tuhaf kaşlı birsürü kadın dolaşıyordu Beyrut’ta ve Trablus’un fakirliğine-geri kalmışlığına inat yapıyorlardı bunları. Çok havalıydı herkes, markalar vücuda gelmiş dolaşıyordu. Ben Downtown’da oturup en ucuz marketin en ucuz ürünlerinden alıp bu insanlara bakarak, az sonra Akdeniz’i göreceğim ümidiyle oturup yemek yiyordum.  Onları da affediyordum, Fransızcayı ana dilleri gibi konuşabiliyorlardı çünkü.
10 Kasım resepsiyonunda büyükelçi tarafından çocuğunuz var mı- yok- evli misiniz –hayır- bekar mısınız –evet- sorularına muhatap kaldıktan sonra –bir hayli, şaşırmıştı zatıalileri- torpilli-memur-insanın “Geçinemiyorum, maaş yetmiyor!!!!..” figanına güldüm. O da bana haddimi bildirdi. Ne gülüyordum? Onu da affettim çünkü geçinemiyordu yazık.
ÜAL denen o eşi bulunmaz eğitim yuvasından ayrılmama sebep olanları da affettim, onlar ve kötülükleri olmasayadı Lübnan’a gidemeyecektim çünkü.
Spor ve Güzel Sanatlar Lisesinde çalışan bilmem kaç bin euroluk çanta ve parfüm kullanıp Sinan Yağmur okuyan kadın-öğretmen-insanları da affettim, Ataşehir zordu çünkü. Avroyla gelenek arasında sıkışmak zordu çok zor. Muktedir taklidi yapan idareci kadrosunu ise affetmek vacipti, onları da affettim.
Üsküdar’dan Beşiktaş’a giden insanların bile maceraları ağzı açık dinlenirken benim Lübnan hikayem herhalde anlatamadığım için, insanlar artık başka türlü şeyler duymak istedikleri için hiç prim yapmadı. Fotoğraflarımı beğenen 10’u aşmadı. Kaçırılma, aşk, kapkaççı vb. soslarla süsleyemediğim maceram ancak tabbule ve humusa kadar uzanabildi. Herkesi yine affettim çünkü ben iyi bir edebiyatçı değildim.

Bugün durdum ve düşündüm. Kendimi ne zaman affedeyim? Beni kim affetsin?