BÜTÜN
YOLLAR DENİZE ÇIKAR, TRABLUSTAKİLER DAHİL
Osmanlıdan kalma bir kale. Muhteşem Süleyman döneminden, ta 16. yüzyıldan. Camii yıkılmış mihrap da yerinde değil. Türkiye’de olsa kale içi diye adlandıracağımız bir mahalle. Daracık sokaklar. Rutubetli, humus kokulu, çöp dolu sokaklar. Çiçek yok, ağaç yok; portakal çiçeği kokuları ulaşmıyor bu sokaklara. Duvarlar rutubetten çürümeye yüz tutmuş; küflü bir yeşil, Akdeniz güneşine kafa tutuyor. Fare ölüleri üstünden atlayarak yürüyorsunuz. Çocukların saçları kirli, yüzleri kirli, elleri kirli; dişleri bembeyaz. Anneleri içeriden bağırıyor “Taal ya habibi!”; duymuyor çocuklar. On beş günde bir havan toplu hayat durduran cinsinden iç savaşı da duymuyor onlar. İki adımda bir karşınıza çıkan bakkallardan aldıkları Türkiye’den ithal edilmiş en ucuz gofretleri-çikolataları yiyorlar. Duvardan duvara gerilmiş iplerde iyi yıkanmamış çamaşırlar, o çamaşırlar ki yumuşatıcı kokmuyorlar. Sert güneş, sert hayat, sert savaş, sert çamaşırlar… Osmanlının gölgesi kaybolmuş bu sokaklarda sadece kapı üstlerindeki yarı silinmiş ay yıldızlar çarpıyor göze eğer dikkatli bakılırsa. Fırınlardan yükselen yoğun vanilya kokusu, ekmek kokusu, tavuk kokusu, nohut kokusu, çöp kokusu pazara giden yolu gösteriyor. Pazar sebze-meyve dolu, üzerine sinekler üşüşmüş balıkla dolu, canlı tavuk dolu, sakatat dolu, muz-portakal-elma dolu. Fakir insanlar alışveriş yapıyor bu pazardan. Ardından kıyafet satan dükkanlar. Bedesten demeye dil varmıyor. Sonra kuyumcular ve Tel Meydanı. Eski bir sinema, duvarında sararmış Türkçe film afişi bile var. “3 film birden” gösteren sinemalara benziyor. Cep telefonu satan dükkanlar, humusçular, kahveciler, iş bekleyen ameleler, Abdülhamit zamanından bir saat kulesi altında belediye parkı, hemen ileride belediye binası, bankalar, döviz büroları, “mamul” satan pastaneler… Hem modern hem değil, hem eski hem değil, hem Doğulu hem değil bu meydan. Cadde-yi Kebir’i geçer geçmez kokular, renkler, giysiler değişir mi, değişiyor. Arapça yerini yavaş yavaş Fransızcaya bırakıyor. Sınır, sadece bir cadde. Bu tarafta mağazalar var, şaşalı kitapçılar, lüks apartmanlar, havalı kadınlar, janjanlı pastaneler, kızlı-erkekli kahkaha seslerinin yükseldiği kafeler var. Değişmeyen tek şey, hayata iki tarafta da eşlik eden Feyruz şarkıları. İç savaşta Hristiyanlarla Müslümanlar birbirini öldürmesin diye korkusuzca şarkı söylemeye devam eden Feyruz’la başlıyor gün, onunla devam ediyor:
سالوني الناس
سألوني الناس عنك يا حبيبي
كتبوا المكاتيب و أخدها الهوا
بيعز عليي غني يا حبيبي
و لأول مرة ما منكون سوا
Sevgilim, insanlar seni
soruyor
Mektuplar yazdım,
rüzgar taşıdı onları
Şarkı söylemek kolay
değil sevgilim
Çünkü ilk defa birlikte
değiliz
Caddenin bu tarafında
çöp yok, fare ölüleri yok; portakal ağacı çok. Baygın portakal çiçeği kokuları
parfüm kokularına karışıyor. Hristiyan Araplar caddenin bu tarafında yaşıyor.
Kiliseler, çan sesleri, Maruniler… Ünlü pastane Hallab’da devasa güneş
gözlükleriyle Lübnanlı kadınlar bol “merci”li cümleler kuruyor. Apartmanlar
daha yüksek, topuklar daha yüksek, burunlar daha yüksek. Kaleden inen yol
Akdeniz’e ulaşacak az sonra. Çünkü bütün yollar denize çıkar, Trablus dahil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder