25 Nisan 2016 Pazartesi
Taha her zamanki gibi çok sevdiği öğretmeni Güner
Özen’i düşünür ve onun hakkında
şiir yazar. Bu esnada Güner Hoca evinde sınav kağıdı okumaktadır. Tüm kağıtları
bitirmiş sıra Taha’nın kağıdına gelmiştir. Taha’nın kağıdını okumayı bitirdiği an
bir ejderha elini camdan uzatır ve Güner Hoca’yı yakalayıp götürür:
Güner Hoca: Aman Tanrım
bu bir ejderha!
M.Y.: Aman Tanrım
değil, Aman Allahım!..
Güner
Hoca sinirlenir ve “Senin ne işin var bu
oyunda?” der.
Taha,
Güner Hoca’nın bir ejderha tarafından kaçırıldığı haberini alır almaz kılıcını
ve zırhını alır ejderhayı takibe başlar.
Ejderha,
Güner Hoca’yı bir uçurumun kenarında bırakmıştır. Taha tam oraya geldiği sırada
Güner Hoca yani Taha’nın en sevdiği, kıymetli öğretmeni düşmek üzeredir. Üstelik
sınav kağıdı da elindedir.
Güner
Hoca düşmek üzereyken Taha elinden tutar.
Taha: Hocam, kaç aldım sınavdan?
Güner Hoca: 49.
Bunu
duyan Taha şok olur, ellerini yüzüne koyar ve Güner Hoca uçurumdan düşer.
Ceyda TOPAL'dan bir tiyatro metni denemesi.
26 Mart 2016 Cumartesi
KÖSTEBEBEK’LE
PERİ PADİŞAHI
Bir
varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken
pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Karabekir
derler bir yer varmış. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yermiş burası amma velakin
Kaf Dağına yakınmış. Karabekir’de bir sihirli orman varmış. Türlü türlü, acayip
mi acayip hayvanlar yaşarmış bu ormanda. Sadece hayvanlar mı? Renk renk, güzel
mi güzel, tuhaf mı tuhaf bitkiler de varmış bu ormanda. Sarmaşıklar metrelerce
uzar, ağaçların yaprakları altında bekleyen insanlara şemsiye vazifesi
görürmüş. Bazı çiçekler küçük kuşları yiyerek beslenirmiş. Sinekleri yiyen
çiçekler de az değilmiş doğrusu. Mantarlar o kadar büyükmüş o kadar büyükmüş ki
sincaplar bu mantarların içinde yaşarmış.
Periler
padişahı da Karabekir’de yaşarmış. Bu yüce padişah hayvanların dilini de bilir,
onlara hükmedermiş. Hükmeder deyince yanlış anlamayın, hayvanlar çok severmiş
bu Peri Padişahı’nı, ne derse yaparlarmış.
Peri
Padişahı bir gün köstebeklerle bir toplantı yapmış. Sürekli yerin altında
yaşayıp toprağı kazan bu hayvanların gün yüzü görmesini istiyormuş Peri Padişahı.
Köstebeklerin lideri büyük dişli, kurumlu mu kurumlu bir dişi köstebekmiş. Adı
da Köstebebekmiş. Peri Padişahı’nı sabırsızlıkla dinlemiş köstebeklerin lideri
ve demiş ki: “Siz bizden olmayacak bir şey istiyorsunuz padişahım. Biz
hayatımızı yüzyıllardır bu şekilde devam ettiriyoruz. Toprağı kazmazsak rahat
edemeyiz, ölürüz.” demiş, diğer köstebekler de desteklemişler liderlerini. Peri
padişahı, Köstebebek’in bu kafa tutan tavrını sevmiş. Demiş ki: “Ben peri
padişahıysam bu iş dediğim gibi olacak, kimse sözümün üstüne söz söylemesin.”
Lider köstebek Köstebebek ve tüm köstebek ahalisi kendi aralarında fısır fısır
konuşarak uzaklaşmışlar ama Peri Padişahı hayvanların dilini bildiği için bütün
söylenenleri anlamış. Köstebekler Peri Padişahı’na karşı gelme ve emirlerine
uymama kararı almışlar. Peri Padişahı gevrek gevrek gülmüş ama bir yandan da
aklı köstebeklerin lideri Köstebebek’te kalmış. Uzun iki dişi, gösterişli
kuyruğu ve parlak tüyleriyle Peri Padişahı’nın aklını başından almış bu güzel.
Günler
geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş ne köstebek ahalisi ne de Köstebebek
yeryüzüne çıkmış. Peri Padişahı yemeden içmeden kesilmiş. Saray doktorları
gelmiş, ilaçlarla iyileştirmeye çalışmışlar ama Peri Padişahı, Köstebebek diyor
başka bir şey demiyormuş. Karabekir’de yaşayan ve ak sakallı bir bilge olan
Süheyl Dede’ye sormayı akıl etmiş bazıları padişahlarının durumunu. Süheyl Dede
demiş ki: “Bu derdin şifası derde sebep olandadır. Peri Padişahımız derman
istiyorsa Köstebebek’in yaşadığı yere gitmelidir.”
Bu
haber hemen iletilmiş Peri Padişahına. Önce aklı yatmamış ama Köstebebek’e
ulaşmak için de can atıyormuş. Ancak yer altında yaşamanın şartlarından biri de
iki uzun dişe, uzun bir kuyruğa ve keskin gözlere sahip olmakmış. Peri Padişah’ı
hemen yardımcılarını çağırmış. Gereken değişiklikleri yaptırdıktan sonra yerin
altına, sevgilisinin yanına, Köstebebek’ine ulaşmaya hazırmış Peri Padişahı.
İyi haber çabuk yayılır derler. Peri Padişah’ının Köstebebek’e olan dillere
destan aşkı yer altında da duyulmuş. Günler öncesinden hazırlıklara başlayan
köstebek ahalisi, şarkılarla türkülerle karşılamış Peri Padişah’ını.
Köstebebek’se bu kadar sevildiği için gururluymuş, üstelik –aramızda kalsın- o
da karşılaştıkları ilk günden beri unutamamış Peri Padişah’ını.
Karabekir’de
yerin altında ve yerin üstünde kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Gökten üç
elma düşmüş, nereye mi? Biri bu masalı yazanın, biri dinleyenlerin, biri de
sevdiği kadın için her şeyi yapan erkeklerin başına… Onlar ermiş muradına, biz
çıkalım kerevetine.
19 Ağustos 2015 Çarşamba
Valide-i Atik
Valide-i Atik’le tanışmam
lisedeki sanat tarihi öğretmenim Sühan Tarıkahya sayesinde olmuştu. O yaşlarda
her öğretmen gibi o da “farklı”ydı benim için. Hele adı ve soyadı, ne
gizemliydi ya Rabbi! “Sühan” ne demekti bilmiyordum, henüz Hüsn ü Aşk’la
tanışmamıştım ne de olsa. Edebiyat öğretmenim yüzünden de bir tanışma ihtimali
mümkün olmayacaktı. Bahsettiğim zamanlar her dersten ödev alındığı, bu
ödevlerin dolmakalemle çizgisiz dosya kağıdına el yazısıyla yazıldığı, hep
zamanından önce tamamlanan, yapmayı unutmadığımız, “Çocuğunuz projesini/performansını
yapmamış getirsin lütfen!” diye hocaların ebeveynimizi aramadığı zamanlar… Her
neyse Valide-i Atik’e annemle gittik. İki namaz arasında gittiğimiz için de
imam ya da müezzinin karısı “Ne ödevi? Açamam!. Giremezsiniz!.” diyerek bizi
camiye sokmadı. Ödev yapıyorum ya ödeve konu olan yeri tanımam lazım, belki
fotoğraf çekeceğim vs. Araştıracağım, yerinde göreceğim, hissedeceğim,
dokunacağım. Ama yok, olmaz, yasak. Buralardan bu şekilde geçmiş insanlar
olarak hasbelkader öğretmen olduk, ne tuhaf! Diyanetin o zamanlarda “kadınlar
ve çocuklar camiye” kampanyası yoktu. Cuma ve bayram namazlarına ısrarla davet
edilmiyorduk. Bazı kampanyalar için geç kalındı ya da biz erken doğduk, kim
bilir. O zamanlar Ümraniye’de kütüphane de yoktu üstelik; finans merkezi
değildi, sosyal tesisi yoktu. Gezici kütüphane gelirdi haftada bir. Mavi otobüs.
Dolayısıyla kaynak için gidilecek tek ve en yakın yer Şemsipaşa Kütüphanesiydi.
Hangi dersin ödevi için gitseniz size tek ciltlik bir ansiklopediyi verirdi
memurlar. Hiçbir şey diyemez, farklısını isteyemezdiniz. O adamlar/kadınlardan
korkulurdu; gülmezdi bu tür, tebessüm etmezdi, hep sinirliydiler, tek kaşları
yukarıdaydı. Bunların karşısında bir hiçtiniz. Dolayısıyla sedyeye yatırılırken
“Ayakkabılarımı çıkarayım mı?” diyen Somalı madenciyi ben anlarım, hem de çok
derinden. Ben bu duyguyu çok iyi bilirim.
İnsan yola biraz da gördüğü
kötüler, kötü kalpliler gibi olmamak için çıkıyor. Ne kadar başarıyor Allah
bilir.
9 Ağustos 2015 Pazar
İnsanoğlunun
cennette bir öyküsü yoktu, öykü cennetten kovulduktan sonra başladı.
BİR DİYALOG
Yazamıyorum, dedi
kadın.
Yazdım, yazmasam çünkü
deli olacaktım, dedi adam.
Deneme yazamam, çünkü
ortada anlatacak bir ‘ben’ yok dedi kadın. Sen öldürdün onu!..
Yapma, başlama yine. Sığınma
buna. Sen ‘yazmanın şehveti’yle yaşıyorken bunu söylemen çok saçma, dedi adam.
Önemli bir şeyi
önemsiz, önemsiz bir şeyi de önemli hale getirebiliyorsun, bravo! dedi kadın.
“İnsan neden yazar?”
diye sordu adam. “Bencillikten dolayı.” diye de cevapladı. Evet, ben
bencillikten dolayı yazıyorum doğru, sense yaşamıyorsun bile.
Yaratma cesaretim yok
öyle mi? Kuramam, tasarlayamam öyle mi? Zarflarla sıfatlarla problemim mi var
benim? Kızdı kadın.
Sen söylenenden
hareketle söylenmeyeni keşfedemiyorsun, dedi adam. Sınır koyuyor,
ayrıştırıyorsun.
Sınırı koyarken derdim
sınırın dışına da çıkmak, bunu görmüyorsun, dedi kadın. Nehrin akışına
bakmıyorsun. ‘Orijinal’ ne demek bir fikrin yok değil mi? diye de sordu.
Sen büyük anlatılarla
karşılaşmadın daha, dedi adam.
Sen de orta halli bir
anlatı sayılırsın, seninle karşılaştım ya! dedi kadın.
Ben sözün sahibiyim,
dedi adam. Tanrı’dan bir şeyler var bende. Yazarken kendimi sağaltıyorum da.
Metni kutsa ama kendini
asla, dedi kadın.
Bir kelime anlamını
diğerlerinden alır, dedi adam.
Anlamın durduğu yerde
durursan ancak edebiyat yaparsın, dedi kadın.
Bir şeyi yapmak için
bir şeyi yıkmak mı gerekir? diye sordu adam.
Son nedir? diye sordu
kadın.
Başı ve ortası olan
şeydir, dedi adam. Senin niyetin ne? diye de ekledi.
Eylemlerime bak,
niyetimi eleverir, dedi kadın. Niyetimi hayatıma kodladım, diye de ekledi.
Ha ha ha! Bovarist bir
karakter olma yolundasın, dedi adam.
Niçin yazıyorsun? sordu
kadın.
‘Bu niçin yaşıyorsun?’
demek gibi, dedi adam.
Başka bir halta
yaramadığın için yazıyor olmayasın dedi kadın.
Güldü Tanrı. Olan
olması gereken olmayınca hikaye başlardı. “Herkes yazabilir.” dedi Tanrı. “Ben
de yazdım, yazıyorum. Ben bir hikaye yazarıyım.” diye de ekledi. “Yazacak
mısınız?” diye sordu.
Kesin olmayan her cevap
bir ümitti. Ve doğrusu insan çok nankördü.
Kuşadası Haziran/2015
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
