Valide-i Atik
Valide-i Atik’le tanışmam
lisedeki sanat tarihi öğretmenim Sühan Tarıkahya sayesinde olmuştu. O yaşlarda
her öğretmen gibi o da “farklı”ydı benim için. Hele adı ve soyadı, ne
gizemliydi ya Rabbi! “Sühan” ne demekti bilmiyordum, henüz Hüsn ü Aşk’la
tanışmamıştım ne de olsa. Edebiyat öğretmenim yüzünden de bir tanışma ihtimali
mümkün olmayacaktı. Bahsettiğim zamanlar her dersten ödev alındığı, bu
ödevlerin dolmakalemle çizgisiz dosya kağıdına el yazısıyla yazıldığı, hep
zamanından önce tamamlanan, yapmayı unutmadığımız, “Çocuğunuz projesini/performansını
yapmamış getirsin lütfen!” diye hocaların ebeveynimizi aramadığı zamanlar… Her
neyse Valide-i Atik’e annemle gittik. İki namaz arasında gittiğimiz için de
imam ya da müezzinin karısı “Ne ödevi? Açamam!. Giremezsiniz!.” diyerek bizi
camiye sokmadı. Ödev yapıyorum ya ödeve konu olan yeri tanımam lazım, belki
fotoğraf çekeceğim vs. Araştıracağım, yerinde göreceğim, hissedeceğim,
dokunacağım. Ama yok, olmaz, yasak. Buralardan bu şekilde geçmiş insanlar
olarak hasbelkader öğretmen olduk, ne tuhaf! Diyanetin o zamanlarda “kadınlar
ve çocuklar camiye” kampanyası yoktu. Cuma ve bayram namazlarına ısrarla davet
edilmiyorduk. Bazı kampanyalar için geç kalındı ya da biz erken doğduk, kim
bilir. O zamanlar Ümraniye’de kütüphane de yoktu üstelik; finans merkezi
değildi, sosyal tesisi yoktu. Gezici kütüphane gelirdi haftada bir. Mavi otobüs.
Dolayısıyla kaynak için gidilecek tek ve en yakın yer Şemsipaşa Kütüphanesiydi.
Hangi dersin ödevi için gitseniz size tek ciltlik bir ansiklopediyi verirdi
memurlar. Hiçbir şey diyemez, farklısını isteyemezdiniz. O adamlar/kadınlardan
korkulurdu; gülmezdi bu tür, tebessüm etmezdi, hep sinirliydiler, tek kaşları
yukarıdaydı. Bunların karşısında bir hiçtiniz. Dolayısıyla sedyeye yatırılırken
“Ayakkabılarımı çıkarayım mı?” diyen Somalı madenciyi ben anlarım, hem de çok
derinden. Ben bu duyguyu çok iyi bilirim.
İnsan yola biraz da gördüğü
kötüler, kötü kalpliler gibi olmamak için çıkıyor. Ne kadar başarıyor Allah
bilir.


