28 Mart 2019 Perşembe
1 Mayıs 2017 Pazartesi
Kardeşin duymaz el oğlu/öğrencin duyar:
Ayrılık vakti kağıdımdan. Baş sallayış, uzaklaşma...
SINAV
SALONU
“Yarım saat” Masanın arkasından sıyrılıp geniş
merdivenlere doğru yol aldı. Neden çıktı merdivenleri hızlıca bilmem. Genelde de
anlayamam onu zaten. Belki o an ortamda yüzen düşüncelerin yoğunluğunu
hissetmek istedi. Bir kağıdı aldı, aşağı indi ve yerine geçti. Önündeki
kağıtlarla uğraştı.
Zamanım
kısıtlıydı, pek de beceremediğim bir şeyi istediler benden. Beklediğim sona da
yaklaşıyordum. Umutsuzluk değildi o an hissettiklerim. “Son yirmi, yirmi.”
Öncesinde biraz başımı kaldırıp etrafı seyrettim. Düşündüm, her zamanki gibi.
İnsan düşünürmüş. Düşününce adam olurmuş. Herkese göz gezdirdim., Bir şeyler
zırvaladım önümdeki kağıda. Tekrar tekrar kaldırdım kafamı. Sahnede sessizce
rol alan oyuncuya baktım. O da baktı. Oyunun bir parçası mı doğaçlama mı
bilmem. Benim halime üzüldü herhalde ya da boş bakışlarım kafasını yana yatırıp
“Sağlık olsun.” dercesine gülümsemesine konu oldu. Bilmem kaçıncı uyarıyı
bekledim. Herkes düşünürken ben bekledim. Elim beklemedi ama, gördüklerini
yazdı. Ben düşünemedim. Düşünen adam olurmuş. Peh! Ne yanlış bir cümle. Düşünüp
de adam yerine konulmayanlara ne demeli. Bir gaye için çalışıp elde edemeyenlere
ne demeli. Bir umutla yola atılıp hevesleri kursağında bırakılanlara ne
demeli. “Bitirdiysen çıkabilirsin.” bana değildi bu söz, olamazdı da zaten. İsteyip de bitiremediğim onca şey var ama ben
bir şeyi bitirmedim. Kırmızı telefon,
kırmızı kalem, kırmızı kağıt… Eski umuduna, umutsuzca bir bakış ve baş
sallayış. Yine gerçekleşmedi galiba hayalperest düşünceleri. Tıpkı benim
yaşadığım gibi. Yürümeyecek herhalde bu iş böyle, bizim başaramadığımız
gibi o da başaramayacak. Ama bizim yapamadığımızı yapacak.
-Hocam kaç dakika?
-Sekiz.
Peki
hocam kaç dakika ulaşamadıklarımıza ulaşmak. Kaç dakika başarısızlığımıza yenik
düşmemek, kaç dakika sonunu getiremediğimiz cümleye bir düzen vermek. En iyisi
yeni yollar keşfetmek. Şansını bir yerde deneyip olmadığını görünce başka
yerlere yelken açmak.
Ben
kimseyle pek iyi iletişemem. Düşüncelerimi söylemez ağzımdan dökülenler.
Hislerime bir kılıf uydurmamam. Ama galiba doğruyu yazınca çirkinleşir el
yazım. Kişiliğim kötü falan değil. Gerçek ben, buyum. Heyecanlı. Şimdi olduğu
gibi. Çünkü “iki dakika” varmış sınavın bitmesine. Çünkü ben boş düşüncelerimi
almışım yine kaleme.
Ayrılık vakti kağıdımdan. Baş sallayış, uzaklaşma...
BÜTÜN
YOLLAR DENİZE ÇIKAR, TRABLUSTAKİLER DAHİL
Osmanlıdan kalma bir kale. Muhteşem Süleyman döneminden, ta 16. yüzyıldan. Camii yıkılmış mihrap da yerinde değil. Türkiye’de olsa kale içi diye adlandıracağımız bir mahalle. Daracık sokaklar. Rutubetli, humus kokulu, çöp dolu sokaklar. Çiçek yok, ağaç yok; portakal çiçeği kokuları ulaşmıyor bu sokaklara. Duvarlar rutubetten çürümeye yüz tutmuş; küflü bir yeşil, Akdeniz güneşine kafa tutuyor. Fare ölüleri üstünden atlayarak yürüyorsunuz. Çocukların saçları kirli, yüzleri kirli, elleri kirli; dişleri bembeyaz. Anneleri içeriden bağırıyor “Taal ya habibi!”; duymuyor çocuklar. On beş günde bir havan toplu hayat durduran cinsinden iç savaşı da duymuyor onlar. İki adımda bir karşınıza çıkan bakkallardan aldıkları Türkiye’den ithal edilmiş en ucuz gofretleri-çikolataları yiyorlar. Duvardan duvara gerilmiş iplerde iyi yıkanmamış çamaşırlar, o çamaşırlar ki yumuşatıcı kokmuyorlar. Sert güneş, sert hayat, sert savaş, sert çamaşırlar… Osmanlının gölgesi kaybolmuş bu sokaklarda sadece kapı üstlerindeki yarı silinmiş ay yıldızlar çarpıyor göze eğer dikkatli bakılırsa. Fırınlardan yükselen yoğun vanilya kokusu, ekmek kokusu, tavuk kokusu, nohut kokusu, çöp kokusu pazara giden yolu gösteriyor. Pazar sebze-meyve dolu, üzerine sinekler üşüşmüş balıkla dolu, canlı tavuk dolu, sakatat dolu, muz-portakal-elma dolu. Fakir insanlar alışveriş yapıyor bu pazardan. Ardından kıyafet satan dükkanlar. Bedesten demeye dil varmıyor. Sonra kuyumcular ve Tel Meydanı. Eski bir sinema, duvarında sararmış Türkçe film afişi bile var. “3 film birden” gösteren sinemalara benziyor. Cep telefonu satan dükkanlar, humusçular, kahveciler, iş bekleyen ameleler, Abdülhamit zamanından bir saat kulesi altında belediye parkı, hemen ileride belediye binası, bankalar, döviz büroları, “mamul” satan pastaneler… Hem modern hem değil, hem eski hem değil, hem Doğulu hem değil bu meydan. Cadde-yi Kebir’i geçer geçmez kokular, renkler, giysiler değişir mi, değişiyor. Arapça yerini yavaş yavaş Fransızcaya bırakıyor. Sınır, sadece bir cadde. Bu tarafta mağazalar var, şaşalı kitapçılar, lüks apartmanlar, havalı kadınlar, janjanlı pastaneler, kızlı-erkekli kahkaha seslerinin yükseldiği kafeler var. Değişmeyen tek şey, hayata iki tarafta da eşlik eden Feyruz şarkıları. İç savaşta Hristiyanlarla Müslümanlar birbirini öldürmesin diye korkusuzca şarkı söylemeye devam eden Feyruz’la başlıyor gün, onunla devam ediyor:
سالوني الناس
سألوني الناس عنك يا حبيبي
كتبوا المكاتيب و أخدها الهوا
بيعز عليي غني يا حبيبي
و لأول مرة ما منكون سوا
Sevgilim, insanlar seni
soruyor
Mektuplar yazdım,
rüzgar taşıdı onları
Şarkı söylemek kolay
değil sevgilim
Çünkü ilk defa birlikte
değiliz
Caddenin bu tarafında
çöp yok, fare ölüleri yok; portakal ağacı çok. Baygın portakal çiçeği kokuları
parfüm kokularına karışıyor. Hristiyan Araplar caddenin bu tarafında yaşıyor.
Kiliseler, çan sesleri, Maruniler… Ünlü pastane Hallab’da devasa güneş
gözlükleriyle Lübnanlı kadınlar bol “merci”li cümleler kuruyor. Apartmanlar
daha yüksek, topuklar daha yüksek, burunlar daha yüksek. Kaleden inen yol
Akdeniz’e ulaşacak az sonra. Çünkü bütün yollar denize çıkar, Trablus dahil.
25 Nisan 2016 Pazartesi
Taha her zamanki gibi çok sevdiği öğretmeni Güner
Özen’i düşünür ve onun hakkında
şiir yazar. Bu esnada Güner Hoca evinde sınav kağıdı okumaktadır. Tüm kağıtları
bitirmiş sıra Taha’nın kağıdına gelmiştir. Taha’nın kağıdını okumayı bitirdiği an
bir ejderha elini camdan uzatır ve Güner Hoca’yı yakalayıp götürür:
Güner Hoca: Aman Tanrım
bu bir ejderha!
M.Y.: Aman Tanrım
değil, Aman Allahım!..
Güner
Hoca sinirlenir ve “Senin ne işin var bu
oyunda?” der.
Taha,
Güner Hoca’nın bir ejderha tarafından kaçırıldığı haberini alır almaz kılıcını
ve zırhını alır ejderhayı takibe başlar.
Ejderha,
Güner Hoca’yı bir uçurumun kenarında bırakmıştır. Taha tam oraya geldiği sırada
Güner Hoca yani Taha’nın en sevdiği, kıymetli öğretmeni düşmek üzeredir. Üstelik
sınav kağıdı da elindedir.
Güner
Hoca düşmek üzereyken Taha elinden tutar.
Taha: Hocam, kaç aldım sınavdan?
Güner Hoca: 49.
Bunu
duyan Taha şok olur, ellerini yüzüne koyar ve Güner Hoca uçurumdan düşer.
Ceyda TOPAL'dan bir tiyatro metni denemesi.
26 Mart 2016 Cumartesi
KÖSTEBEBEK’LE
PERİ PADİŞAHI
Bir
varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken
pireler berber iken ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Karabekir
derler bir yer varmış. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yermiş burası amma velakin
Kaf Dağına yakınmış. Karabekir’de bir sihirli orman varmış. Türlü türlü, acayip
mi acayip hayvanlar yaşarmış bu ormanda. Sadece hayvanlar mı? Renk renk, güzel
mi güzel, tuhaf mı tuhaf bitkiler de varmış bu ormanda. Sarmaşıklar metrelerce
uzar, ağaçların yaprakları altında bekleyen insanlara şemsiye vazifesi
görürmüş. Bazı çiçekler küçük kuşları yiyerek beslenirmiş. Sinekleri yiyen
çiçekler de az değilmiş doğrusu. Mantarlar o kadar büyükmüş o kadar büyükmüş ki
sincaplar bu mantarların içinde yaşarmış.
Periler
padişahı da Karabekir’de yaşarmış. Bu yüce padişah hayvanların dilini de bilir,
onlara hükmedermiş. Hükmeder deyince yanlış anlamayın, hayvanlar çok severmiş
bu Peri Padişahı’nı, ne derse yaparlarmış.
Peri
Padişahı bir gün köstebeklerle bir toplantı yapmış. Sürekli yerin altında
yaşayıp toprağı kazan bu hayvanların gün yüzü görmesini istiyormuş Peri Padişahı.
Köstebeklerin lideri büyük dişli, kurumlu mu kurumlu bir dişi köstebekmiş. Adı
da Köstebebekmiş. Peri Padişahı’nı sabırsızlıkla dinlemiş köstebeklerin lideri
ve demiş ki: “Siz bizden olmayacak bir şey istiyorsunuz padişahım. Biz
hayatımızı yüzyıllardır bu şekilde devam ettiriyoruz. Toprağı kazmazsak rahat
edemeyiz, ölürüz.” demiş, diğer köstebekler de desteklemişler liderlerini. Peri
padişahı, Köstebebek’in bu kafa tutan tavrını sevmiş. Demiş ki: “Ben peri
padişahıysam bu iş dediğim gibi olacak, kimse sözümün üstüne söz söylemesin.”
Lider köstebek Köstebebek ve tüm köstebek ahalisi kendi aralarında fısır fısır
konuşarak uzaklaşmışlar ama Peri Padişahı hayvanların dilini bildiği için bütün
söylenenleri anlamış. Köstebekler Peri Padişahı’na karşı gelme ve emirlerine
uymama kararı almışlar. Peri Padişahı gevrek gevrek gülmüş ama bir yandan da
aklı köstebeklerin lideri Köstebebek’te kalmış. Uzun iki dişi, gösterişli
kuyruğu ve parlak tüyleriyle Peri Padişahı’nın aklını başından almış bu güzel.
Günler
geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş ne köstebek ahalisi ne de Köstebebek
yeryüzüne çıkmış. Peri Padişahı yemeden içmeden kesilmiş. Saray doktorları
gelmiş, ilaçlarla iyileştirmeye çalışmışlar ama Peri Padişahı, Köstebebek diyor
başka bir şey demiyormuş. Karabekir’de yaşayan ve ak sakallı bir bilge olan
Süheyl Dede’ye sormayı akıl etmiş bazıları padişahlarının durumunu. Süheyl Dede
demiş ki: “Bu derdin şifası derde sebep olandadır. Peri Padişahımız derman
istiyorsa Köstebebek’in yaşadığı yere gitmelidir.”
Bu
haber hemen iletilmiş Peri Padişahına. Önce aklı yatmamış ama Köstebebek’e
ulaşmak için de can atıyormuş. Ancak yer altında yaşamanın şartlarından biri de
iki uzun dişe, uzun bir kuyruğa ve keskin gözlere sahip olmakmış. Peri Padişah’ı
hemen yardımcılarını çağırmış. Gereken değişiklikleri yaptırdıktan sonra yerin
altına, sevgilisinin yanına, Köstebebek’ine ulaşmaya hazırmış Peri Padişahı.
İyi haber çabuk yayılır derler. Peri Padişah’ının Köstebebek’e olan dillere
destan aşkı yer altında da duyulmuş. Günler öncesinden hazırlıklara başlayan
köstebek ahalisi, şarkılarla türkülerle karşılamış Peri Padişah’ını.
Köstebebek’se bu kadar sevildiği için gururluymuş, üstelik –aramızda kalsın- o
da karşılaştıkları ilk günden beri unutamamış Peri Padişah’ını.
Karabekir’de
yerin altında ve yerin üstünde kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Gökten üç
elma düşmüş, nereye mi? Biri bu masalı yazanın, biri dinleyenlerin, biri de
sevdiği kadın için her şeyi yapan erkeklerin başına… Onlar ermiş muradına, biz
çıkalım kerevetine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


