17 Mayıs 2015 Pazar
12 Mayıs 2015 Salı
GEÇ KALMIŞ BİR LÜBNAN-AF HİKAYESİ
Lübnan’a giderken bir Ece Temelkuran olmayı beklemiyordum. Ben yazamam, yazsam da roman olmaz. Ben yaşarım, o da yaşadığımla kalır. Benim bana iyi yazıyorsun diyen bir edebiyat öğretmenim hiç olmadı. Yunus’a kafir diyen bir edebiyat öğretmeniydi benimki. Onu bağışladık ailesini bir trafik kazasında kaybettiği için.
Lübnan’a giderken bir Ece Temelkuran olmayı beklemiyordum. Ben yazamam, yazsam da roman olmaz. Ben yaşarım, o da yaşadığımla kalır. Benim bana iyi yazıyorsun diyen bir edebiyat öğretmenim hiç olmadı. Yunus’a kafir diyen bir edebiyat öğretmeniydi benimki. Onu bağışladık ailesini bir trafik kazasında kaybettiği için.
Lübnan’da beni havaalanında
elçilik görevlilerinin karşılayacağını söylediler. İki adam ellerinde Güner
ÖZEN yazan bir kağıtla bekliyorlardı. Ben onlara bakıp gülümsüyordum onlarsa
başka bir Güner arıyor olacaklardı ki bir türlü göz göze gelemiyorduk. Kağıdın
yanına gidip “Benim Güner.” dedim. “A biz erkek bekliyorduk.” dediler. Onları
da affettim çünkü çok iyi insanlardı, çok iyi niyetliydiler, Türkçeyi gayet iyi
konuşuyorlardı. Üstelik anam-babam kafiye kaygısıyla bana unisex bir isim
koydularsa bunun kabahatini başkalarında aramak doğru olmazdı. Yazışmalarda hiç
fotoğraf kullanmadılar mı acaba gibi abesle iştigal eden bir şüphe düştü aklıma
hemen kurtuldum o pis şüpheden.
Zamanında “İHL öğrencisi beni Rumeysa/Sümeyye yapmaya çalışıyor.”
dediğimde başörtü davası dolayısıyla müdürlüğü elinden alınmış bu arada aslında
öğretmen olduğunu unutmuş bir mütedeyyin meslek dersleri büyüğümüz “Davaya
zarar veriyorsunuz!..” demişti de ne kadar üzülmüştüm. Onu da affetmiştim çünkü
yazık koltuğundan olmuştu hem de davaya zarar veren şu kadınlar(pardon
bayanlar) için.
Beyrut’u beklerken Trablus’a
götürüldüm. Çünkü Beyrut torpilli bir öğretmen-memur-insan
tarafından uzunca bir süreliğine kapatılmıştı. Trablus hem bir kadın için daha
uygundu. Trablustakiler hem, Türkleri çok seviyorlardı. Trablus’u kapatan öğretmen-memur-insan bana “Eski kocanızdan mı, nişanlınızdan mı
kaçıp geldiniz?” diye sordu. Dul muydum mesela? Bekarsam -bahsedilen daha çok bakirelikti-
ne işim vardı tek başıma burada. Anlatamadım derdimi, anlatsam da
anlamayacaklardı, dolar-odaklıydılar. Onları zanlarıyla baş başa bıraktım.
Onlar da bir ay sonra ellerini eteklerini çektiler benden. Onları da affettim
ama çünkü huysuz ve geçimsiz olan bendim
İyi Türkçe konuşanlar, Türkseverler,
Abdülhamit’in RTE vücudunda yeniden dirildiğine inananlar, yeniden
mutasarrıflık ilan olunup sancak beyi olmayı düşleyenler bana bir ev tuttular; herkes
kazandı ben kaybettim. Ben kaybettim, ama onları da bağışladım çünkü elimden
tutup bana destek olmuştular.
İki ayı, bir evde kimse halimi
hatrımı sormadan bol havan toplu, bol tatilli iki ayı Cinan denen o üniversite
müsveddesine gidebildiğimde mutlu hissederek geçirdim. Taksiye binmemeliydim
çünkü arkaya saklanmış iki kişi birdenbire çıkıp beni kaçırabilirdi, bana
tecavüz edebilirdi vs vs . Tek başıma sokağa çıkmamalı, tanımadığım insanlarla
konuşmamalıydım. Şiiler Sünnileri kaçırıyorlardı, hele ben tek başıma bir kadın
maazallah neler neler olabilirdi. Onları da affettim, dünyaları küçüktü ne
yapabilirlerdi.
Havan topları iki günde bir şehri
dövdükçe, tatillerden çalışmaya fırsat bulamayınca, tanımadığım insanların tanıdıklarımdan
daha güvenilir-sağlam olduğunu görünce sokağa çıktım, ama taksiye hiç binmedim.
Beyrut’a gittim hem de defalarca. Oraya gitmek meselesi bir güvenlik sorunu
değildi bir katlanabilirlik sorunuydu. Estetik ameliyatlı, botokslu, tuhaf
kaşlı birsürü kadın dolaşıyordu Beyrut’ta ve Trablus’un fakirliğine-geri
kalmışlığına inat yapıyorlardı bunları. Çok havalıydı herkes, markalar vücuda
gelmiş dolaşıyordu. Ben Downtown’da oturup en ucuz marketin en ucuz ürünlerinden
alıp bu insanlara bakarak, az sonra Akdeniz’i göreceğim ümidiyle oturup yemek
yiyordum. Onları da affediyordum,
Fransızcayı ana dilleri gibi konuşabiliyorlardı çünkü.
10 Kasım resepsiyonunda büyükelçi
tarafından çocuğunuz var mı- yok- evli misiniz –hayır- bekar mısınız –evet-
sorularına muhatap kaldıktan sonra –bir hayli, şaşırmıştı zatıalileri- torpilli-memur-insanın “Geçinemiyorum, maaş
yetmiyor!!!!..” figanına güldüm. O da bana haddimi bildirdi. Ne gülüyordum? Onu
da affettim çünkü geçinemiyordu yazık.
ÜAL denen o eşi bulunmaz eğitim
yuvasından ayrılmama sebep olanları da affettim, onlar ve kötülükleri olmasayadı
Lübnan’a gidemeyecektim çünkü.
Spor ve Güzel Sanatlar Lisesinde
çalışan bilmem kaç bin euroluk çanta ve parfüm kullanıp Sinan Yağmur okuyan kadın-öğretmen-insanları da affettim,
Ataşehir zordu çünkü. Avroyla gelenek arasında sıkışmak zordu çok zor. Muktedir
taklidi yapan idareci kadrosunu ise affetmek vacipti, onları da affettim.
Üsküdar’dan Beşiktaş’a giden
insanların bile maceraları ağzı açık dinlenirken benim Lübnan hikayem herhalde
anlatamadığım için, insanlar artık başka türlü şeyler duymak istedikleri için
hiç prim yapmadı. Fotoğraflarımı beğenen 10’u aşmadı. Kaçırılma, aşk, kapkaççı
vb. soslarla süsleyemediğim maceram ancak tabbule ve humusa kadar uzanabildi. Herkesi
yine affettim çünkü ben iyi bir edebiyatçı değildim.
Bugün durdum ve düşündüm. Kendimi
ne zaman affedeyim? Beni kim affetsin?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

